2022 OSCAR ADAYLARI VE TAHMİNLERİM

Kısa bir süre zarfında Oscar adayı bütün filmleri izlemek isterseniz yaklaşık 72 saat sürüyor. Film konularını ilk aday oldukları kategoride yayınladım. Bu listede sadece belgesel ve kısa filmler yok. Buraya yetişmeyecek ama kendim için, törene kadar buldukça izlemeye devam edeceğim. Ödül alacağını düşündüklerimin altına not kısmında yazdım. Törenden önce okuyana rehber olması dileğimle..
Tören sonrası güncelleme: Ödül alanların resimlerine Oscar heykelciğini ekledim.
En İyi Film Adayları
Belfast Siyah-beyaz çekilmiş ve az planda renk kullanılmış bu film, Kuzey İrlanda’nın “Sorunlu” (the troubles) denilen, Protestanların Katoliklere zulüm etmesine denk düşen 60ların sonunda geçiyor. Filmin yönetmeni Kenneth Branagh’ın da 9 yaşında olduğu ve ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşınana kadar içinde yer aldığı dönem haliyle kendisinin çocukluğuna da ayna tutmuş oluyor. O dönemi, 9 yaşındaki Buddy’nin gözünden görüyoruz. Ve yönetmenin hayal ettiği şekilde yansıttığı sorunlar izleyiciye de büyük geliyor çocuk gözünden bakınca. O kadar ki, filmin merkezinde isyanlar yer almıyor, sadece Buddy’nin etkilendiği kadarıyla, etkilendiği şekliyle kadraja yansıyor. Başka bir örnek vermem gerekirse, pek çok sahnede Buddy’nin anne babasından başka öne çıkan ebeveyn olmaması da bu bakış açısını destekler nitelikte.
Not: Belfast bu kategoride ikinci güçlü aday.
Coda 2014 Fransız filmi La Famille Belier’in yeniden çevrimi olan film ismini sağır ebeveynlerin çocukları anlamına gelen Children of Deaf Adults’un kısaltmasından alıyor. Tamamı sağır ve dilsiz olan bir ailenin, tek duyabilen ve konuşabilen 16 yaşındaki kızları Ruby’nin ailesi için yaptığı/ yapacağı fedakarlıklar olarak özetlenebilecek birkonusu olan film, duyma engellileri anlamamızı sağlayan ve hatta seste kullandıkları teknikle bunu yaşamamızı sağlayan ince düşünülmüş, zaman zaman duygusallaşmamızı sağlayan güzel bir aile filmi.
Don’t Look Up 6 ay 14 gün sonra dünyaya bir kuyruklu yıldız çarpacaktır ve bilim insanları, Trump’dan hallice bir başkan eşliğinde insanları uyarmaya kalkışırlar. Kalkışırlar diyorum çünkü içinde bulunduğumuz ‘sosyal medya çağında’ bu ne kadar ciddiye alınacaktır, filmin konusunu oluşturuyor.
Dune Denis Villeneuve’nin, 1965 tarihli Frank Herbert’in epik bilim-kurgu eseri Dune’un birinci bölümünün sinemaya uyarlanması. Daha önce bir kere “keşke filmografimde hiç olmasaydı” diyen David Lynch tarafından 1984’te filme çekilmişti. Hiç filme alınmamaış ama yetenekli Jodorowski’nin müthiş çizimleriyle yarım kalmış bir projesi de mevcut. Konusuna gelecek olursak, sadece Arrakis çöl gezegeninde çıkarılan ‘baharat’, galaksideki en değerli şeydir. Son kırk yıldır ‘vahşi’ Harkonnen ailesinin elinde bulunan ticaret hakkı, yönetim tarafından Atreides ailesine verilir. Tabi bu geçiş hiç kolay olmayacaktır, anne ve oğul Paul kendilerini çölün ortasında bulur. İyi oyunculuk, iyi müzikler, nefes kesici görselliği olan ve sinemaya uyarlanması oldukça zor bu yapıtın hakkını vermek için büyük perdede izlenmesi, görsel ve işitsel bir doyuma ulaştıracaktır. Dune’un en iyi film dahil, sinematografi, film kurgusu, kostüm, saç ve makyaj tasarımı, ses, orjinal müzik, prodüksiyon, görsel effekt ve uyarlama senaryo dallarında adaylıkları bulunuyor.
Not: Sadece, hikayenin ilk bölümünü izlediğimiz için, ödül verirken cimrilik yapabilirler diye düşünüyorum.
Power of the Dog Thomas Savage’ın aynı isimli 1967 romanının sinema uyarlaması Jane Champion tarafından çekilmiş, bir Netflix yapımı. 1920lerin Amerikasının çok güzel verildiği filmde, Montana ovalarında çiftlik sahibi, hayvanlarla ilgilenen Phil Burbank (Benedict Cumberbatch) ve daha masabaşı işleriyle meşgul olan George Burbank (Jesse Plemons) isimli kardeşlerin hayatı, George’un bir görüşte aşık olduğu ve evlendiği güzel Rose ve oğlunun gelişiyle değişecektir. Neredeyse bir hayvandan farksız yaşayan Phil, Rose’u rahatsız edecek ve kadının neredeyse alkolik olmasına sebep olacaktır. Bir diğer durum da, Rose’un tıp okumak isteyen ve nispeten yumuşak oğlunun yaşadıklarıdır. Filmin öyle bir atmosferi var ki, izleyici olarak güneşin üzerimize doğduğunu, dört nala koşan atların seslerini ve çıkardıkları tozları, yıkanmayan vücutların kokusunu sanki ordaymışız gibi hissettiriyor. İçinde gizem ve romantizm barındıran bu psikolojik western, kadınlara da hayvanlar gibi davranan, kendilerine benzemeyeni kabul etmekte zorlanan kovboylarıyla, nefes kesen manzaraları, farklı çekim teknikleri ve Jonny Greenwood’un orjinal şarkılarıyla bezenmiş müzikleriyle iç içe geçerek ödüle layık olduğunu bağırıyor. Aynı zamanda ödül alırsa, Netflix’in ilk ödüllü filmi olacak.
Not: Oscar’ın en güçlü film adayı.
Nightmare Alley William Lindsey Gresham’ın 1946 yılında yazdığı roman ve 1947’de de filme alınmış. Gezici bir sirkte başlayıp New York’da zihin okumacılık üzerinden para kazanmaya dönüşen film, kasvetli havası, entrikalar, çamur ve karanlık ortamlarıyla filmin yönetmeni Guillermo del Toro için oyun bahçesi niteliğinde. Geçmişini arkada bırakan Stanton Charlisle (Bradley Cooper) bir otobüse atlar ve kendini karnaval havasında bir sirkte bulur. Falcı Zeena’dan bir takım numaralar öğrenerek, elektrik şovlar yapan kız arkadaşı Molly ile birlikte New York’a gelir ve burada zenginleri kandırarak para kazanmaya başlar. Yolunun Dr. Lillith Ritter (Cate Blanchett) ile kesişmesiyle birlikte odağı değişecektir.
Licorice Pizza 15 yaşında bir çocuk oyuncu olan Gary Valentino ( gerçek hayatta Philip Seymour Hoffman’ın oğlu), 25 yaşındaki Alana’ya aşık olur. Aralarındaki yaş farkı ve yaşanmamışlıkları hesaba katan Alana, bu ilişkiye yanaşmamaktadır. Gary ise boyundan büyük işlere soyunmaktadır. 1973 yılının San Fransiscosunda geçen hikaye, sanki bir kitabın bölüm bölüm filme aktarılması gibi olmuş, Sean Penn ve Bradley Cooper’ın, girdikleri gibi sahne çalmaları da cabası.
King Richard Tenis yıldızı kardeşler Serena ve Venus Williams’ın babaları Richard Williams’ın (Will Smith), biyografisi niteliğindeki bu film; neredeyse çoğu, beyazların hakimiyetindeki tenis spor dalında, istikrarlı hedefleri olan bir babanın kızlarını nasıl adım adım zirveye taşıdığını anlatıyor. King Richard, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın, Film Kurgusu, Orjinal Şarkı, En İyi Film ve Orjinal Senaryodan aday.
Drive My Car Haruki Murakami’nin kısa bir hikayesinin genişletilmiş ve uyarlanmış hali olan film, tiyatro yönetmeni Yusuke Kafuku’nun karısının ani ölümü ve son dönemlerinde yaşadıklarıyla başlar. Filmin konusu; Yusuke’nin uzun bir süre sonra toparlanıp, Çehov’un ünlü eseri Vanya Dayı’yı yönetmek üzere Hiroşima’ya davet edilmesi, burada karısının geçmişine dair bazı gerçeklerle yüzleşmesi ve tüm bunlar olurken kendisine atanan kadın şöför Misuki ile paylaşımları olarak özetlenebilir. Yaklaşık üç saat süren bu filmin çoğunu oluşturan diyaloglar ve oyuncu performanslarının dışında, azımsanmayacak kadar miktarda uzun sessizlikler de yalnızlığı ve belki belirsiz bir geleceği vurgulamak üzere kullanılmış. Drive My Car, En İyi Film, Uluslararası Film ve Yönetmen dallarında aday.
Not: Bir ödül alacağı kesin sanırım en iyi uluslararası filmi alır.
West Side Story Pek çok farklı türde film yapan Spielberg’ün ilk müzikal çalışması olan film 1961 tarihli 11 dalda Oscar adayı olup 10unu alan West Side Story’nin yeniden çevrimi, tek farkla: bu sefer Latin göçmenler arası bir çatışma ve çetenin içinden çıkmış bir aşk hikayesi var. Yine 1950ler New York’unda geçen hikayede çete isimleri orjinale bağlı kalmış ve Jets ve Sharks olarak korunmuş. İspanyolca konuşulan ve sık sık İngilizce konuşulması gerektiği vurgulanan filmde, ilk filmden farklı olarak kamera karmaşık kareografilerin içinde bizzat yer almış. Role uyumsuz seçildiğini düşündüğüm başrol erkek Ansel Elgort hariç diğer herkesin rolünün hakkını verdiği filmde rengarenk ve detaylı kostümlerle danslarla şarkılarla ortaya çok güzel bir iş çıkmış.
EN İYİ ANİMASYON
ENCANTO Encanto ile, küçük bir kasabanın, gizli bir vadisinde, dışarıdaki tehlikelerden uzak, sihirli bir evde yaşayan Madrigal ailesini tanıyoruz. Bu ailenin çocuklarına, belli bir yaşa geldikleri zaman, özel bir güç verilir; kahramanımız Mirabel hariç. Nasıl olacak da Mirabel bu sihirli aileye ait olduğunu ispatlayacaktır.. Bir animasyon olmasına rağmen, yetişkinlerin de kendine pay çıkarabileceği bir film Encanto: hayattaki yerini bulamayanlara, mutluluğu sihirli bir şey sananlara çok şey söylüyor. Müzikleriyle ön plana çıkan film, renklerin dansıyla da göz dolduruyor.
Not: Encanto’nun, yılın bir diğer başarılı filmi Luca’yı Altın Küre’de geride bıraktığını unutmayalım.
FLEE Afganistan’da, 80lerde rejim değişikliği ile birlikte çıkan iç savaşta, babası polisler tarafından alınan, keza abisi de benzer bir durum yaşayan, işler daha da kötüleşmeden geleceği için ülkesini terk etmekten başka bir çaresi kalmayan ve Danimarka’ya mülteci olarak sığınmak zorunda kalan Amin Mawabi’nin hikayesi. Bu film, aralarda gerçek görüntüler kullanılmış bir animasyon. Çizimler oldukça basit fakat hikayenin bütünlüğünü korumayı ve karakter özelliklerini ayrıntılı vermeyi ihmal etmiyor. İzlemesi kolay bir film olduğu söylenemez çünkü mültecilerin yaşadığı zorlukların yanında, eşcinsel bir mültecinin yaşayabilecekleri de eklendiğinde durum başka bir hal alıyor. Flee, en iyi animasyon, en iyi uluslararası film ve en iyi belgesel dallarında aday.
Not: Bir ödül alacağı kesin olan filmin, en iyi animasyondan eli boş döneceğini düşünüyorum.
LUCA Luca, İtalya’da bir balıkçı kasabasının denizinin dibinde, ailesi ile birlikte yaşayan bir deniz yaratığıdır. Kasaba ahalisi, deniz yaratıklarından ölümüne korkmaktadır ve onları tehtit olarak görmektedir (!) Luca ise yeryüzünün özgürlük demek olduğunu düşünmektedir ve bir gün Alberto isimli arkadaşı ile birlikte bu hayalini gerçeklestirecektir. Sudan çıkar çıkmaz sihirli bir biçimde insan bedenine bürünen Luca, ayakta durmayı, yürümeyi ve koşmayı öğrenir. Geriye tek bir hayali kalmıştır ve bunun için kim olduğunu açık etmedensavaşması gerekecektir. Luca bir Pixar yapımı ve aslında çok basit çok bildik bir hikayesi var. İnsan olmak isteyen odundan Pinokyo yerine, insan olmak isteyen deniz yaratığı hikayesi olarak özetlenebilir. Kendine benzemeyeni tehtit olarak görme ve farklı renklerin de güzel olabileceği alt metniyle Encanto’dan sonra Oscar’ın en güçlü ikinci adayı.
THE MITCHELLS VS. THE MACHINES Bu animasyonda, dünyayı robot istilasından kurtaracak son (!) aile olması gereken Michellerle tanışıyoruz. Aralarında bariz kuşak çatışması olan, her biri kendi içinde ‘farklı’ diyebileceğimiz bir aile Mitcheller. Hayatı boyunca kendini doğru ifade edemediğini ve anlaşılmadığını düşünen ve film çekmek üzere üniversiteye gidecek olan Katie’ye eşlik etmeye karar veren ailesi, yolda tüm insanlığın kapsüller içinde uzaya yollanmasına sebep, kötücül bir telefon uygulaması olan Pal’ın robotlarıyla kapışacaktır. The Mitchelles vs. the Machines, aile bireylerinin her birinin kendinden bir şeyler bulabileceği, özellikle kuşak çatışması ve bunun üstesinden nasıl gelinebileceği ile ilgili çözümler sunan komik bir aile filmi. Bu kategorideki bazı filmler daha güçlü olsa da, izlemeye değer.
RAYA AND THE LAST DRAGON Bir zamanlar, fantastik bir dünya olan Kumandra ülkesinde, ejderhalar ve insanlar uyum içinde yaşarmış; ta ki kötücül bir güç bütün ejderhaları yok edip tek bir tane ejderha mücevheri bırakana kadar. Raya ve babası, Kalp kıtasında bu mücevheri korumakla görevliymiş ama bir gün mücevher kırılmış ve ismini ejderhanın vücut bölümlerinden alan beş kıtaya birer parça olarak bırakılmış. Buralar, Kalp, Diş, Omurga, Kuyruk ve Pençeymiş. Raya’nın babası dahil, pek çok insan taşa dönüşmüş. İnsanlığı kurtarmak için, Raya’nın son ejderha Sisu’yu bulması gerekmekteymiş. Raya and the Last Dragon bir Disney yapımı. Hatta yeni bir savaşçı prenses de diyebiliriz Raya için. Dövüş sahnelerinin inanılmaz güzel yapıldığı bu filmin küçük seyirciler için uygun olmadığı kesin. Pek çok güzel mesajı olan filmde, kahramanların hep iyilerden çıkmayabileceği gibi kötülerin de hep kötü kalmak zorunda olmayabileceklerinin altının çizilmesi çok hoşuma gitti.
EN İYİ ULUSLARARASI FİLM
DRIVE MY CAR – Japonya
Not: Bu kategorinin en güçlü filmi.
FLEE – Danimarka
Not: Flee’nin bu kategoride ödül alabileceğini düşünmüyorum. En iyi Belgeseli alacaktır.
THE HAND OF GOD – Italya The Hand of God, 80lerde ailesi ile birlikte Napoli’de yaşayan Fabietto’nun erkekliğe geçiş hikayesini ekrana getiriyor. Çok fazla arkadaşı olmayan ve hatta bir sevgilisi de olmayan Fabietto okuldan artan zamanının çoğunu müzik dinleyerek ve Maradona’nın maçlarını seyrederek geçirmektedir. Akli dengesi yerinde olmayan teyzesi ile tanışması ve yaşadığı trajik bir olay onu derinden etkileyerek ergenlikten çıkmasına sebep olacaktır. Filmin ilk yarısı akıcı konusu ve güzel çekimleriyle akılda kalırken ikinci yarı pek bir yenilik katmadan sadece film çekmek isteyen bir gencin hikayesine dönüşüyor ve bu haliyle de filmin yönetmeni Sorrentino’nun geçmişinden öteye geçemiyor.
Not: Tek dalda en iyi uluslararası film adaylığı bulunan ‘dümdüz’ The Hand of God’ın ödül için şansı düşük gözüküyor.
LUNANA: A YAK IN THE CLASSROOM – Butan Öğretmenlik fakültesinden mezun olduktan sonra, Avustralya’ya gidip müzisyen olmak isteyen Ugyen’in ataması, sekiz günlük yürüyüş yoluyla ulaşılabilen, dağlar arasındaki, elektriksiz ve susuz bir köy olan Lunana’ya yapılır. Bir bakıp geri dönerim diyen Ugyen, sadece 62 nüfüslu bu teknolojiden uzak ve mutlu köyde, imkansızlıklar içinde bir düzen kurmuş insanlardan ve en çok çocuklardan etkilenecek ve ulaşımı kapatacak olan kar yağana kadar kalmaya karar verecektir. Çok tanıdık bir hikaye öyle değil mi? En azından mesleğine istemeden başlayan ya da konfor alanından çıkmak zorunda kalan her öğretmen için tanıdık olabilir. Neredeyse kimsenin rol yapmadığı, herkesin özellikle çocukların doğalını sergilediği bu pastoral filmi ben çok beğendim. Bunda Butan’da çekilmiş bir filmi daha önce izlememiş olmamın etkisi de büyük. Keşke aday olduğu gibi bir de ödül alsa da, bu ülkenin sineması da değer kazansa demeden geçemedim.
THE WORST PERSON IN THE WORLD – Norveç 30larının başındaki Julie’nin, geleceği ve ilişkileri hakkında net kararlar veremeyen, inişli çıkışlı hayatına dahil oluyoruz. Böyle diyorum çünkü hepimizin hayatında böyle dönemler vardır. en azından benim var. Bu onu kötü biri hatta dünyanın en kötü insanı mı yapar? hayır tabi ki, sadece seyircinin de dönüp kendi hatalarına bakmasını sağlamasıyla bu ismin uygun görüldüğünü düşünüyorum. Renate Reinsue’nun oyunculuğu filmdeki en güzel şey. Benim filmde eleştirebileceğim tek şey, sonunun aceleye gelmiş gibi birden bitmesiydi.
EN İYİ ERKEK OYUNCU
JAVIER BARDEM – Being the Ricardos 1951’den 1957’e kadar yayımlanmış bir sit-com olan I Love Lucy’nin başrol oyuncuları ve gerçek hayatta da evli olan Devi Arnaz ( Javier Bardem) ve Lucille Ball ( Nicole Kidman) ‘ın bir dönem içinde bulundukları olaylara şahitlik ediyoruz. Birbiriyle çok uyumlu olan bu çiftin hayatı ve çok sevilip çok izleniler televizyon şovları, Lucille’in talihsiz bir komünist beyanı yüzünden tehlikeye girer. (Tam o yıllarda komunist avı vardır ve komunizm en korkulan şeydir) O dönem seyircinin önünde aklanmak gerekirken, bu dönem tüm bu kara dönemin geride kaldığı bilinciyle olayların gerçekte olduğu haliyle yansıtılması güzel olmuş. Ayrıca başka bazı (kadın hakları- aldatma vs.) gibi alt başlıklara da değinilmiş.
Not: Being Ricardos, en iyi erkek oyuncu, kadın oyuncu ve yardımcı erkek dallarında aday. Yüz hatları kıpırdamayan (!) Nicole Kidmanla uyumlu Javier Bardem’in şansının olduğunu düşünmüyorum. Javier Bardem’in 4. Oscar adaylığı, No Country for Old Men (2007) ile en iyi yardımcı erkek ödülünü almıştı.
BENEDICT CUMBERBATCH – The Power of the Dog
Not: Daha önce The Imitation Game (2014) ile aday olan Benedict Cumberbatch, hiç ödül alamamış. En iyi erkek oyuncuda ikinci favorim.
ANDREW GARFIELD – tick, tick…BOOM! 90larda, Amerikan rüyası olarak, ünlü bir müzikal besteci olduğunu hayal eden ve her yerden kendini baskı altında hisseden Jon’un (Andrew Garfield) nasıl tiyatro besteleri yaptığını izliyoruz. Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan film, tek dalda Andrew Garfield’ın oyunculuğu ile aday.
Not: Andrew Garfield’ın da ikinci adaylığı, hiç Oscar’ı yok. Ama bu seneki Altın Kürelerden Müzikal ya da Komedi dalında en iyi erkek oyuncu ödülünü almış.
WILL SMITH – King Richard Will Smith’in 3. Oscar adaylığı ve hiç kazanamamış. Bu yıl Bafta ve Altın Küre’de en iyi erkek oyuncu ödülü kazanmış.
Not: En iyi erkek oyuncuda favorim.
DENZEL WASHINGTON – The Tragedy of Macbeth Joel Cohen’in, kardeşi Ethansız yönettiği bu ilk filmde Macbeth’i Denzel Washington canlandırırken, Lady Macbeth’e de Joel Cohen’in eşi Frances McDormand hayat veriyor. Konu; savaştan zaferle dönen Macbeth’in, İskoçya kralı olacağına dair bir kehanet duyması ve karısının da desteğiyle amacına ulaşmak için dehşet verici suçlar işlemesi olarak özetlenebilir. Joel Cohen’in yönetmenliği alıştığımız gibi iyi, hikaye de Shakespeare’in orjinal metnine bağlı kalmış ama teknik ekibin muazzam çekimleriyle üst düzey sinema deneyimi yaşatan bir film olmuş. Macbeth en iyi erkek oyuncu adaylığının yanı sıra, en iyi sinematografi ve en iyi prodüksüyon dallarında da aday.
Not: Denzel Washington’un 9. Oscar adaylığı, Glory (1989) ile en iyi yardımcı erkek oyuncu ve Training Day (2001) ile en iyi erkek oyuncu ödüllerini almış.
EN İYİ KADIN OYUNCU
JESSICA CHASTAIN – The Eyes of Tammy Faye Bir evangelist olan Tammy Faye’in, 80lerde eşi Jim Bakker ile birlikte, televizyon vasıtasıyla bunu bir şova dönüştürme hikayesi. Gerçek hayattan alınmış konusuyla ve Tammy Faye’in ‘tam zamanlı’ aşırı yoğun makyajıyla yaptığı işte her ne kadar sırıtsa da, özünde iyi bir insan olması ve içinde çok güçlü bir tanrı sevgisi olmasından kaynaklı kitleler tarafından taktir görmektedir. O dönem yükselişte olan Aids’e ve lgbt’ye verdiği destekle dindar çevrelerden tepki alsa da, çoğu zaman gözleri yaşlı kendini sevdirmeyi başarmış bir karekter Tammy. Bu durumun çok farkında olan ve içindeki para hırsıyla Tammy’nin gücünü kullanan aslında rahip olan eşi Jim ise dönem dönem işleri bozmaktadır. Tammy Faye’e hayat veren Jessica Chastain’in adaylığının yanı sıra, film, en iyi makyaj ve saç tasarımından da aday.
Not: Jessica Chastain’in 3. adaylığı, hiç Oscar’ı yok. En iyi kadın oyuncu adayları arasında ikinci favorim.
OLIVIA COLMAN – The Lost Daughter Elena Ferrante’nin 2006’da çıkan ve sonradan İngilizce’ye çevrilen romanı The Lost Daughter. Konusu ise; Leda’nın (Olivia Colman), yalnız başına keyfince bir tatil sürmek isterken, çevresinin kalabalıklaşmasından kaynaklı huzurunun kaşması ve kalabalığın içinden Nina isimli bir kadının çocuğunun sahilde kaybolmasıyla Leda’nın kendi geçmiş anılarına saplanması olarak özetlenebilir. The Last Daughter’da, Lena’nın bugününü ve gençliğini birbirine karıştırmadan izliyoruz. Her iki hali de, en iyi kadın oyuncu ve en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarından aday olan film aynı zamanda en iyi uyarlama senaryo dalında da aday. Durağan yapısıyla ama iyi oyunculuğuyla izlemeye değer bir film.
Not: Olivia Colman’ın 3. adaylığı, daha önce The Favourite (2018) ile en iyi kadın oyuncu ödülünü almıştı.
PENÉLOPE CRUZ – Parallel Mothers Madrid’de başarılı bir fotoğrafçı olan Janis (Penelope Cruz)’un yolu, iyi bir antropolog olan Arturo ile kesişir. Evli Arturo ile tutkulu bir ilişki yaşayan Janis hamile kalır ve Arturo’nun umursamaz tavrından sonra çocuğunu tek başına doğurup büyütmeye karar verir. Hastane odasında kendisi gibi bir diğer yalnız anne olan Ana ile tanışan Janis, yaşayacakları trajik bir olay sonucu Ana ile yakınlaşacak ve durumlar daha karmaşık hale gelecektir. En iyi kadın oyuncu ve en iyi film müziğinden aday olan filmi, yetişkinler için filmler çektiğini düşündüğüm Pedro Almodovar yönetmiş ve yine kendisinden beklediğimiz şekilde seyirciyi içine alan ve etkileyen bir yapım olmuş.
Not: Penélope Cruz’un 4. adaylığı. 2009’da Vicky Christina Barcelona ile en iyi yardımcı kadın ödülü almıştı.
NICOLE KIDMAN – Being the Ricardos
Not: Nicole Kidman’ın 5. adaylığı, The Hours (2002) ile en iyi kadın oyuncu ödülü almıştı. Ayrıca Altın Küre’de bu filmler en iyi kadın oyuncu ödülü almış.
KRISTEN STEWART – Spencer Spencer, Prenses Diana’nın evlenmeden önceki soyadı. 1991 Noelinde geçen filmde, üzerindeki baskılar ve yediklerini kusma hastalığıyla yavaş yavaş akli dengesini kaybetmeye başlamış bir Diana ile karşılaşıyoruz. Daha önce Prenses Diana ile ilgili başka projeler de yapıldı ama hiçbiri Diana olmanın nasıl bir şey olduğunu ‘içeriden’ vermemişti. Bu filmde o sıkışmışlığı ve yalnızlığı damarlarımıza kadar hissediyoruz.
Not: Spencer, tek dalda, en iyi kadın oyuncu ile aday. Prensesi oynayan Kristen Stewart müthiş bir iş çıkarmış. Şayet Akademi de benim gibi düşünürse, rakiplerini geride bırakacaktır. Hem unutmayalım, Kristen’e ödül vermek, Diana’yı da taçlandırmak olacaktır. Kristen Stewart’ın ilk Oscar adaylığı, bu filmle Bafta’da Rising Star ödülü almış.
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
CIARÁN HINDS – Belfast
Not: İlk Oscar adaylığı.
TROY KOTSUR – CODA
Not: İlk Oscar adaylığı.
Not: En iyi yardımcı erkek oyuncuda favorim.
JESSE PLEMONS – The Power of the Dog
Not: İlk Oscar adaylığı.
J.K. SIMMONS – Being the Ricardos
Not: 2. kez Oscar’a aday oluyor, daha önce Whiplash (2014) ile en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü almıştı.
KODI SMIT-MCPHEE – The Power of the Dog Not: İlk Oscar adaylığı. Altın Küre’de en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü almış.
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
JESSIE BUCKLEY – The Lost Daughter
Not: İlk Oscar adaylığı.
ARIANA DEBOSE – West Side Story
Not: İlk Oscar adaylığı. Bafta ve Altın Küre’de bu filmle, en iyi yardımcı kadın ödülü kazanmış. En iyi yardımcı kadın dalında favorim.
JUDI DENCH – Belfast
Not: Judi Dench’in 8. adaylığı, Shakespeare in Love (1998) ile en iyi yardımcı kadın ödülü kazanmıştı.
KIRSTEN DUNST – The Power of the Dog
Not: İlk Oscar adaylığı.
AUNJANUE ELLIS – King Richard
Not: İlk Oscar adaylığı.
EN İYİ YÖNETMEN
BELFAST – Kenneth Branagh
Not: Bundan önce 5 kez Oscar’a aday olan Kenneth Branagh, hiç ödül kazanamamış. İkinci favorim.
DRIVE MY CAR – Ryusuke Hamaguchi
Not: İlk Oscar adaylığı.
LICORICE PIZZA – Paul Thomas Anderson
Not: Bundan önceki yıllarda 8 kere aday olan Paul Thomas Anderson hiç ödül alamamış.
THE POWER OF THE DOG – Jane Campion
Not: The Piano (1993) ile en iyi senaryo ödülü kazanan Jane Champion’un toplamda 5. adaylığı. tek kadın aday olması ve filmin de iyi olmasıyla ilk favorim.
WEST SIDE STORY – Steven Spielberg
Not: Bugüne kadar toplam 19 kere aday olan Steven Spielberg’in, Schindler’s List (1993) ile en iyi film ve en iyi yönetmen Oscar’ı; Saving Private Ryan (1998) ile en iyi yönetmen Oscar’ı bulunmakta.
EN İYİ SİNEMATOGRAFİ
DUNE – Greig Fraser
NIGHTMARE ALLEY – Dan Laustsen
THE POWER OF THE DOG – Ari Wegner
Not: O kamera başta titrediğinde bir ne oluyor dedirtmişti. Sonradan olur olmadık ince ayrıntılarda blurlaşan görüntülerle kendine hayran bıraktı Ari Wegner. Favorim.
THE TRAGEDY OF MACBETH – Bruno Delbonnel
WEST SIDE STORY – Janusz Kaminski
EN İYİ FİLM KURGUSU
DON’T LOOK UP Hank Corwin
DUNE Joe Walker
Not: Favorim
KING RICHARD Pamela Martin
THE POWER OF THE DOG Peter Sciberras
TICK, TICK…BOOM! Myron Kerstein and Andrew Weisblum
EN İYİ PRODÜKSÜYON
DUNE Patrice Vermette; Set Decoration: Zsuzsanna Sipos
Not: İlk favorim
NIGHTMARE ALLEY Tamara Deverell; Set Decoration: Shane Vieau
THE POWER OF THE DOG Grant Major; Set Decoration: Amber Richards
THE TRAGEDY OF MACBETH Stefan Dechant; Set Decoration: Nancy Haigh
WEST SIDE STORY Production Design: Adam Stockhausen; Set Decoration: Rena DeAngelo
Not: İkinci favorim
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
DUNE – Paul Lambert, Tristan Myles, Brian Connor ve Gerd Nefzer
Not: Dune, Görsel Effect’te tepede duruyor.
FREE GUY – Swen Gillberg, Bryan Grill, Nikos Kalaitzidis ve Dan Sudick Free City isimli ve gelişmiş yapay zeka kullanılan bir bilgisayar oyununda geçen hikayede bilgisayar kontrolündeki karakter Guy’ın gerçek oyuncularla etkileşimine ve film ilerledikçe farkındalığının artması ve bilincinin gelişmesine tanık oluyoruz.
NO TIME TO DIE – Charlie Noble, Joel Green, Jonathan Fawkner ve Chris Corbould 1962’den beri, farklı aktörlerin Bond’u canlandırdığı, 25 tane film çekilmiş. Casuslar arasında bir ikon olan Bond’un son filmlerinde Daniel Craig rol alıyor. Bu son filmde, neredeyse emekli hayatına geçecek olan Bond’un planları, özel bir teknoloji ile üretilen ve direkt insan DNA’sını hedef alan bir virüsün varlığını öğrendiğinde sekteye uğrayacaktır.
SHANG-CHI AND THE LEGEND OF THE TEN RINGS – Christopher Townsend, Joe Farrell, Sean Noel Walker ve Dan Oliver Genç bir adamın, geçmişte bıraktığını düşündüğü gerçeklerle yüzleşme hikayesi. Bu arada bolca dövüş sanatlarını izliyoruz.
SPIDER-MAN: NO WAY HOME – Kelly Port, Chris Waegner, Scott Edelstein and Dan Sudick Spider-Man: No Way Home, bir önceki filmin kaldığı yerden devam ediyor. Artık Peter Parker’ın kimliği ifşa olmuştur, o da geçmişi unutturma büyüsü yapması için Dr. Strange’den yardım ister. İşlerin beklenildiği gibi gitmemesi sonucu, diğer dünyalardan gelen hısımlarıyla çarpışmak zorunda kalacaktır, bir farkla; eski Spidermanler de yanında olacaktır.
EN İYİ MAKYAJ VE SAÇ TASARIMI
COMING 2 AMERICA Mike Marino, Stacey Morris and Carla Farmer Comig to America 2, 34 sene önce çekilmiş ilk filmin devamı. İlk filmde Zamunda’dan Amerika’ya giden Prens Akeem, aradığı aşkı bulmuş ve evlenerek Zamunda’ya yerleşmiştir. Bu devam filminde, tahtını bırakacak erkek çocuğu olmayan ve Amerika’ya gittiği dönemde, bir gecelik ilişkisinden dünyaya gelen bir oğlu olduğunu öğrenen Akeem, çocuğunu bulacak, Zamunda’ya getirecek ve adapte etmeye çalışacaktır. 80lerde yıldızı parlayan Eddie Murphy’ye çok güldüğümüzden bu filmi de o günlerin hatırına izleyebildim. Filmin, boşluk doldurmak üzere olduğunu düşündüğüm, tek dalda adaylığı bulunmakta.
CRUELLA – Nadia Stacey, Naomi Donne and Julia Vernon 1070lerin Londra’sında geçen film, 101 Dalmaçyalı’nın baş kötü karakterinin çocukluğundan başlayıp nasıl Cruella’ya dönüştüğünü anlatıyor. Hikayede pek çok eksik buldum. Özellikle Disney yapımı olduğu için ve çocuklar hedef alındığı için dramatizasyondan kaçınıldığını düşündüm. Ve izlerken sık sık ‘daha iyi olabilirdi’ demekten kendimi alamadım. Glen Close’dan bayrağı devr alan Emma Thompson’la, Cruella karakterinden hoşlanmamak mümkün değil. Sanırım canlandırılan iki karakter arasındaki en büyük fark, Emma Thompson’a geçince Cruella’nın yaramaz ve sevimli bir kişiliğe bürünmesi. Film, en iyi makyaj ve saç tasarımı, ve en iyi kostüm tasarımı dallarında aday. Kostümlerin gerçekten çok iyi olduğunu düşündüğüm filmde niye Tim Burton da kadroda yok ki diye düşündüm.
DUNE Donald Mowat, Love Larson and Eva von Bahr
THE EYES OF TAMMY FAYE Linda Dowds, Stephanie Ingram and Justin Raleigh
Not: İkinci favorim.
HOUSE OF GUCCI – Göran Lundström, Anna Carin Lock and Frederic Aspiras House of Gucci, Patrizia Reggiani (Lady Gaga) ve Maurizio Gucci’nin (Adam Driver) evlilik hikayesi. Marizio’nun babası Rodolfo Gucci (Jeremy Irons) Patrizia ile olan bu evlilikten pek hoşnut olmaz. Tıpkı babasının tahmin ettiği gibi, Patrizia’nın aklına girmesiyle Maurizio babasının, Aldo amcasının ( Al Pacino) ve yeğenin (Jared Leto) haklarına konar. Yaklaşık 30 yıla yayılan bu tutku, ihanet ve intikam hikayesinde görüldüğü üzere pek çok ünlü rol almış. Hatta Jared Leto’yu, makyajından ötürü tanımakta zorlandım. Filmin tek dalda adaylığı bulunuyor.
Not: İlk favorim.
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
CRUELLA – Jenny Beavan
Not: Kostümler gerçekten çok iyiydi, favorim.
CYRANO – Massimo Cantini Parrini and Jacqueline Durran Edmund Rostand’ın Cyrano de Bergerac isimli tiyatro eserini çok severim. Hatta bazı replikleri ezbere bilirim. Daha önce 1990’da başrolünü Gerard Depardieu’nun oynadığı bir versiyonu çekilmişti. Ne yazık ki, televizyonda altyazılı izlediğim bu yapımda, son sahnedeki çeviriden kaynaklı hatayla sinirlerimin zıpladığını hatırlıyorum. Cyrano ölürken “bir tek şey götürüyorum yanımda, o da benim gururum yerine, bir tek şey götürüyorum yanımda, o da benim görkemim diye çevirip, bütün eseri alaşağı etmişlerdi. 2021 versiyonunda da bir alaşağı etme durumu var tabi ki, bahsedeceğim, önce konu. Orjinal eserde, kılıç üstatlığı ve şair ruhuyla öne çıkan Cyrano’nun, kusur sayılabilecek bir özelliği vardır: burnu oldukça büyüktür. Bu sebeple kendini oldukça çirkin bulan Cyrano, kuzeni Roxanne’e olan duygularını saklamaktadır. Genç ve yakışıklı Christen’e aşık olan Roxanne, şair ruhu olmayan Christen’den vazgeçmesin diye mektuplarını Cyrano yazmaya başlar. Eserin sonunda bunu öğrenen Roxanne’in kollarında can verirken bile aşık olduğunu itiraf etmeyecek kadar gururludur. Cyrano de Bergerac’ı yazdım, buna başka bir eser de diyebiliriz 2021 filmiyle kıyaslandığında. Nasıl anlatsam bilemiyorum, sanırım durumu duygu katmadan yazmak en iyisi. Cyrano’nun kılıç üstatlığı ve şairane ruhu aynı kalarak kusur sayılabilecek büyük burnuna eşdeğer bir cüceyi bu role uygun görmüşler. Buraya yorum yapmadan geçiyorum. Roxane’in aşık olduğu Christen’in yerine de siyahi bir karakter koyarak oyunu modernize ettiklerini düşünmüş olmalılar. Hala ‘ben ne izledim’ dediğim için ödül faslını da geçiyor, susuyorum.
DUNE – Jacqueline West and Robert Morgan
NIGHTMARE ALLEY – Luis Sequeira
WEST SIDE STORY – Paul Tazewell
Not: İkinci favorim.
EN İYİ FİLM MÜZİĞİ
DON’T LOOK UP – Nicholas Britell
DUNE – Hans Zimmer
ENCANTO – Germaine Franco
PARALLEL MOTHERS – Alberto Iglesias
THE POWER OF THE DOG – Jonny Greenwood
Not: Özgün müzikler olduğu için buradaki favorim Jonny Greenwood.
EN İYİ ORJİNAL ŞARKI
BE ALIVEKing Richard; Müzik ve sözler: DIXSON and Beyoncé Knowles-Carter
DOS ORUGUITAS – Encanto; Müzik ve sözler: by Lin-Manuel Miranda
DOWN TO JOY – Belfast; Müzik ve sözler: Van Morrison
NO TIME TO DIE – No Time to Die; Müzik ve sözler: Billie Eilish and Finneas O’Connell
Not: Favorim.
SOMEHOW YOU DOFour Good Days; Müzik ve sözler: Diane Warren Four Good Days, hepimizin bildiği türden bir eroin bağımlılığı hikayesi. Molly (Mila Kunis) defalarca eroini bırakmaya niyet etmiş, her seferinde başarısız olmuş, bu arada da annesinin güvenini de kaybetmiş bir evlattır. Son bir kez annesi Deb’in (Glen Close) aklına girerek yeni çıkan bir ilaçla eroini bırakmasına yardımcı olmasını ister. Bunun için dört gün boyunca vücuduna madde girmemesi gerekmektedir. Bu süre zarfında ve sonrasında, Deb’in bir anne olarak elinden gelenin fazlasını yaptığına şahit olacağız. Glen Close’u en iyi kadın oyuncudan aday yapmayı unutmuşlar diye düşündüm listeyi görünce. Four Good Days’in, sadece en iyi orjinal şarkı dalında adaylığı bulunuyor.
EN İYİ SES KURGUSU
BELFAST – Denise Yarde, Simon Chase, James Mather ve Niv Adiri
DUNE – Mac Ruth, Mark Mangini, Theo Green, Doug Hemphill ve Ron Bartlett
Not: İlk favorim
NO TIME TO DIE – Simon Hayes, Oliver Tarney, James Harrison, Paul Massey ve Mark Taylor
THE POWER OF THE DOG – Richard Flynn, Robert Mackenzie ve Tara Webb
WEST SIDE STORY – Tod A. Maitland, Gary Rydstrom, Brian Chumney, Andy Nelson ve Shawn Murphy
Not: İkinci favorim.
EN İYİ SENARYO
BELFAST Written by Kenneth Branagh
DON’T LOOK UP Screenplay by Adam McKay; Story by Adam McKay & David Sirota
Not: İkinci favorim
KING RICHARD Written by Zach Baylin
LICORICE PIZZA Written by Paul Thomas Anderson
Not: İlk favorim
THE WORST PERSON IN THE WORLD Written by Eskil Vogt, Joachim Trier
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
CODA Screenplay by Siân Heder
DRIVE MY CAR Screenplay by Ryusuke Hamaguchi, Takamasa Oe
DUNE Screenplay by Jon Spaihts and Denis Villeneuve and Eric Roth
Not:Bana kalsa bütün ödülleri Dune alsın da
THE LOST DAUGHTER Written by Maggie Gyllenhaal
Not: Favorim
THE POWER OF THE DOG Written by Jane Campion

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.