Joker (2019)

The worst part of having a mental illness is people expect you to behave
as if you don’t.

 

Bruce Wayne’in çocukluk travmalarını hep bildik ve onun Batman’e dönüşmesini izledik, ama Joker’in geçmişi ilk kez yazıldı. Bir kuyuya düşen ve çok korkan Bruce daha sonra anne ve babasını kaybederek güçlenecekken, Joker’in çocukluktaki taciz olayı ve bir takım başka kötü yaşanmışlıklar onu hasta yapacak ve bu hastalığa göre davranması beklenecekti. Bir de böyle bir şey var çünkü, psikolojik bir hastalığa sahip olmak bir çok insanın gözünde saatli bomba gibi olmayı gerektiriyor çoğu zaman. Ebeveynlerini kaybedip Batman gibi olan görmedim ama, çocukluk travması çok olan insanların Joker gibi hastalandığını gördüm. Ama tabi bu insanların ne kadarının seri katile dönüştüğünü tahmin etmeye çalışmak; sokaktaki Joker’i izleyip de, nefretle “işte böyle hasta insanlarla birlikte yaşıyoruz”vari yorumlar yapan insanlarla aynı kefeye girmeme sebep olacaktır. Tabi şunu da unutmayalım, bu bir kurgu karakter ve bunların hiçbiri gerçek değil. Ama çevremizden böyle kötü hikayeler dinlediğimiz ve böyle arızalı tipler gördüğümüzden olacak ki, bir çizgi roman karakteri olan Joker’e içinde bulunduğumuz dünyadan benzetmeler içeren yorumlar yapılmaya başlandı.

Ben naçizane, Joker söz konusu olduğunda bir çok insanın delirdiğini düşünüyorum. Sebeplerim var tabi. Arthur’un geçmişiyle kendi geçmişini kıyaslayanlar bir yana, hastalıktan korkan ve insanları uzak tutmaya çalışan bunun için de olayı ideolojiye bağlayanlar diğer tarafa, içindeki acıma hissiyle filmi beğenip önerenler diğer bir tarafa, hiç bir şey anlamadan, sadece kaybeden bir kişinin sonda kazanmasından kendine pay çıkararak filmi zirvede bir yere koyanlar bambaşka bir tarafa diye uzuyor liste. Filmi, bunun bir çizgi romandan çıkma yaratılmış bir karakter olduğunu unutmadan değerlendirenleri tenzih ederim.

Ben uzuuun uyuduğum için filmi çok geç izledim. Bu arada o kadar çok film eleştirisi, incelemesi ve yorumları okudum ki, film hakkında (sağolsun spoilerlar) bayağı bilgi sahibi oldum. Bende bu durum şöyle gelişiyor, çok fikrim olunca filmi kafamda döndürmeye başlıyorum. Her okuduğumla o film başka bir şekil alıyor. Ve haliyle filmi izlediğimde de bu muymuş diyebiliyorum. Bunu konu için dedim ama sadece Joaquin Phoenix’in oyunculuğunu tahmin edememişim.

Bunun alışılagelmiş bir film incelemesi olmayacağını yeri gelmişken belirtmeliyim. Yani bu yazıya filmle ilgili çok bilgi koymayı düşünmüyorum. Çok yazıldığını, her yere yazıldığını gördüğüm için başka kaynaklardan da okunabilir diye düşünüyorum. Bir de şu: filmi neredeyse en son ben izlediğim için istediğim yere şap diye spoiler koyabilirim. Bu bir bilgilendirme yazısından çok anlama yazısı olacağı için, film incelemesi bekleyenler bundan sonrasını okumayabilir. Ama, şayet daha önce yapılmış, içinde Joker olan filmleri ya da Batman filmlerini okumak isterseniz, “search” kutusuna Batman yazarsanız, 1943’ten itibaren yapılmış bütün Batman serileri, filmleri dökülecektir.

Batman demişken bu süper kahramanın şehri olan Gotham’dan bahsetmemek olmaz: suçun pisliğin arttığı bir yer Gotham, şartların zorlaştığı, durumu iyi olanların bile suça meyil eder hale geldiği bir yer. Böyle bir yerde aslında sadece Arthur değildir kötü şeyler yaşayan. Ama nasıl ki daha önce süper kahramanın hayatına baktıysak, şimdi de Arthur’a bakıp onunla özdeşleşiyoruz.

Peki kimdir Arthur?

Çocukluğunda büyük travmalar yaşamış, daha sonra da tıpkı böyle travmalı çocukluk geçirmiş insanlar gibi ruhu hasar gördüğü için beyni de hasar görmüş ve şizofren olmuş biridir. Geçirdiği travmanın bonusu bir de sebepsiz gülme krizlerine girmesine neden olan Psödobulbar etkidir. Ki bu da insanları rahatsız ettiği için, başı çok sık belaya girmektedir.

Uykulu Kuytu’ya daha önce bir hastalıkla ilgili yazdığım filmlerin yazılarının çok okunduğunu ve bundan muzdarip insanların kaynak arayışında olduğunu geri dönüşlerle biliyorum. Dilerim ki, küçük bir yaşımdan beri anlamaya çalıştığım bu hastalık hakkında da aynı şeyi başarabilirim.

8 yaşımdan itibaren bize ara ara bakıcılık yapan ablanın bütün ailesi şizofrendi. Onun da lakabı deliydi. Ben o yaşlarda deliliği her şeye gülmek olarak algılamıştım. Ama her şeye. Ve bu o kadar kötü bir şey değilmiş dediğimi hatırlıyorum. 13 yaşıma geldiğimde, kütüphanemizde bulduğum, Psikiyatri El Kitabı diye, içinde sadece Şizofreni’yi bildiğim bir kitabı okuyup Psikoz ve Psikonevrozları ezberlediğimi hatırlıyorum. Psikoz ismi kısaydı ama ağır hastalıklardı, Psikonevrozlar ise hafifleri. Neden böyle bilgiler verdiğimi merak ediyorsanız, özellikle bu hastalıktan hiç bir zaman korkmadığımı belirtmek içindi.

Bu ülkede yaşayan biri olarak, ruhsal ve zihinsel hastalıklara nasıl bakıldığını biliyorum. Hastaların bir çoğuna şans verilmediğini ya da bu insanların hastalandıktan sonra salaklaştığını düşünen insanlar olduğunu, ve ona göre sanki o kişi orada yokmuşcasına davranıldığını biliyorum. Hastaların bu durumlarda ne hissedeceğini ise okuyanın empati yeteneğine bırakıyorum.

Neyse ki Gotham böyle bir yer değil. Arthur’un sallapati bir işi, ve iyi kötü bir hayatı var. Düzenli gördüğü sosyal görevli bile parası kesilince ilaçlarını alamayacak olmasını çok umursamıyor. Ki şizofreni, psikoz skalasında en tepede duran hastalıktır. Yani üst sınır. Ya da şöyle söyleyeyim, başka konuda yazılmış bir kitapta okumuştum: “beynin en karanlık yerlerine ulaşırsan orası şizofrenidir” gibi bir şey yazıyordu. Okuduğumda beni çokça düşündürmüştü bu cümle. O kadar derine inebilmek için o kadar düşünmek ve o kadar bir beyin gerekir demiştim. Arthur’a ve sosyal görevliye dönecek olursak, böyle bir insanın ilaç kullanamayacak olması onu rahatsız etmeliydi.

Film’de Arthur’un çocukluktan itibaren mi hasta olduğu yoksa kalıtımsal mı olduğu çok anlaşılamıyor. Ama kalıtımsal olan şizofreni ile ilgili bir iki lafım olacak. Ben bu sınıfa giren insanları bozuk/düşecek bir uçağa binmiş ve acaba hayatta kalır mıyım diye düşünen insanlara benzetiyorum. Yani açıkçası Şizofren birinin üremesine karşıyım. Bunu bütün psikozlar için söyleyebilirim. Eminim karşı çıkanlar olacaktır, ve belki kimsenin üreme hakkını elinden alamazsın denilecektir. Sadece, kendimizi mutlu edeceğiz ve egomuzu tatmin edeceğiz diye dünyaya acı çekecek bir insancık getirmeyi doğru bulmuyorum. Belki sağlıklı doğacak diyenlere de bir lafım var, onda çıkmazsa bir kuşak iki kuşak sonra doğacak çocuklarda kesin çıkacak bir hastalıktan bahsediyoruz.

Şimdi tam burada ne demek istediğimi biraz daha açacağım. Aklıma birbiriyle bağlantılandırabileceğim iki şey geldi. Bir tanesi Ursula Le Guin’in Omelas’ı Terk Edenler hikayesi. Bu hikayede Omelas diye bir yer var ve orada insanlar çok mutlu. Öyle mutlu şöyle mutlu her şey güzel ve başka yerler nasıl hiç bilmeden yaşıyorlar. Daha sonra o mutluluklarının kaynağının bir mahzende acı içinde tutulan bir çocuğa bağlı olduğunu öğreniyoruz. Omelaslılar da bazen bu çocuğu görmeye gidiyor. Ve “bazıları” Omelas’a geri dönmüyorlar. Beni çokça düşündürdüğü için anlattım bu hikayeyi. Belki birileri daha benim gibi düşünür ve “başlarım böyle işe” der diye. Ya da belki o mahzende acı çeken çocuğu doğurmayı red eder diye..

Ben buraya yazdıklarımla çok acımasızım, biliyorum ama dünya da acımasız. Hatta bilmediğimiz anlamlandıramadığımız her şey daha da acımasız. Eğer yukarıya yazdığım örnek bir şey ifade etmediyse yakın zamanda fikirlerine çok saygı duyduğum bir insandan dinlediğim şu çıkarımı da paylaşmak isterim. Belki bazı “neden ben” sorularının cevabı olacaktır.

Bir psikoza sahip olan insanlardan konuşurken dedi ki, şayet ailede bir psikozlu hasta varsa o paratöner gibi bütün olumsuzlukları üzerine çekmiş/çekecektir. Aslında ailenin diğer üyelerinin şükretmesi gereken bir şey gibiymiş. Sonu farklı olarak Omelas’a ne çok benziyor değil mi. Umarım kalıtımsal şizofreniye baktığım yerden itibaren kırıcı olmamışımdır.

Bu hastalığın tanımında var halüsinasyon görmek. Bunu öyle hareket eden bir şey varmış gibi düşünmeyin. Bayağı insanların/yaratıkların onlarla oturup kalktığını gören insanlardan bahsediyoruz. Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum. Sağlıklı olduğunu düşündüğüm birinden ilk duyduğumda olayın ciddiyetini anlamamıştım, inanmamıştım. Ama bir şizofrenden dinlediğimde gerçekten korkmuştum. Beni korkutan şey “bak dolabın üstünde ve kalöriferin üstünde oturuyorlar” dediğinde bunun gerçek olup sadece benim göremediğimi düşünmemden kaynaklıydı. Aslında filmlerde de var böyle olaylar. Benim aklıma ilk gelen A Beautiful Mind’daki Profesör Nash’ti. Onun paranoyak şizofren olduğunu hatırlıyorum. Bir de hastanın beyninden geçenleri gösteren Joker geliyor aklıma. Onu da aslında doğru dürüst bir diyaloğu bile olmayan komşusuyla birlikte olduklarını ‘yaşarken’ görüyoruz. Yani biz de buna inanıp bir noktada hepsinin kafasının içinde olduğunu anlıyoruz. İşte galiba tam da bu nokta seyircide kırılmaların yaşandığı ve Joker’den uzaklaştığı nokta. Yani durumun ne kadar ciddi olduğunun görüldüğü an. Bir yandan da Joker’in işleyeceği her cinayete kılıf hazırlandığı an.

Şizofrenlerden beklenen suç eğilimi üzerine de bir şeyler söylemek isterim. Çünkü ‘aksi gibi’ yakın zamanda İstanbul’da bir olay oldu ve insanların karman çorman ordan Joker burdan bir doktor üzerine konuştuklarını duyarak öğrendim. Bu bir şizofren doktorun bir başka doktoru bıçaklama olayıydı. Olayı duyduğum yer de bir sanat ortamıydı. Anlatan kişi bu cinayeti işleyen doktorun geçmişi ile ilgili bir şey yapmak istiyordu. Çıkış noktası ise hayatı boyunca insanları nasıl sağlıklı olduğuna inandırıp kandırdığıydı. Biraz kenarda kaldığım için el kol hareketleriyle beni görmesini sağlamaya çalışırken bir önündeki döndü ve “evet böyle hasta ve katil insanlar aramızda yaşıyor” dedi. Bir yanındaki bir şey ekledi, diğer yanındaki başka bir şey. Ben sadece elimi indirdim. Çünkü sabit fikirli insanlara laf anlatılmayacağını biliyorum. Söyleyemediğim şey şuydu: ‘bu insanların bazılarında ileri bir yaşta çıkabiliyor bu hastalık yani hayatı boyunca insanları kandırmamış olabilir, yapacağınız çalışmada yanlış olmasın.’

Elimden geldiğince tarafsız yazmaya çalışıyorum, ne gözlemlediysem onu yazmaya çalışıyorum ama bir tarafım olduğu da anlaşılıyor sanırım. Joker çıkış noktam ve onunla ilgili okuduğum bir çok yazının film incelemesinden çıktığını gördüğüm için ben de bu taraftan bakarak yazıyorum. Belki insan sayılmıyorlar, belki anlamazlar diye düşünülüyor ama bu hastalıktan muzdarip biri her yerden ‘istemediği’ hastalığının onu potansiyel suçlu/katil haline getirdiğini duyarsa ne olur? Halbuki bir akıl hastanesinin başhekiminin lafıydı, ismini hatırlamıyorum, “buradaki ve dışarıdaki tedavi altına aldığımız hastalardan korkmaya gerek yok, dışarıda bir hastalığı olmayan o kadar çok piskopat var ki” demişti.

Belki piskopattır, belki sosyopattır bilinmez, ama varsa böyle insanlar onları ilgilendiren de bir alıntım olacak. Bir şiirde duymuştum; “hastane koridorlarında yere bakanları yalnız bırakanları severek geçiyor ömür” diyordu.

Alıntıladığım şeylerin benim anlatmaya çalıştığımdan daha çok şey anlattığının farkındayım. O yüzden seçiyorum onları. Amacım yazıyı uzatmak falan değil. Böyle bir yazı yazmaya karar verdiğimde yıllarca biriktirdiğim alakalı şeyler de aklıma geliyor. Belki buraya kadar yazdıklarım biraz olsun önyargıları kırabilir. Tabi kırılmasına ihtiyacı olan insanlarda. Kapanışı bana tüm bunları üzerinden düşünmemi sağlayan Joker ile yapacağım.

Çizgi romanda böyle ayrıntılı bir geçmişi olmayan Joker’in en iyi canlandırmasının The Dark Knight ile Heath Ledger tarafından yapıldığını düşünüyorum. O Joker’in en etkileyici tarafı ise zekası ve zekaya bağlı deliliğiydi. Ve o haliyle sevdirmişti kendini. O filmden sonra gerçek dünyada çıkan bir takım kötü olaylarla bağlantılı olabilecek seçimlerden kaynaklı olduğunu düşündüğüm Joker’e daha duygulara hitap eden ağır bir psikoz verilmesinin, özdeşleşmeyi zorlaştırmak için olduğunu düşünüyorum. Yani sokakta kendini Joker’le bir tutup suç işleyebilecek insanlar varsa, bakın bu hasta, bunu mu örnek alıyorsunuz demek için. Bir diğer durum da gerçekten şizofren olup da zan altında kalan ve onlardan böyle bir seri katile dönüşmesi beklenen insanlarla ilgili. Belki daha çok örnek vardır, ama aklıma Stephen King’in Carrie’si geliyor. Onun da travmalarla dolu bir hayatı vardı ve sonra telekinezi yeteneğiyle her yeri yakıp kül etmişti. Bunu anlatmamın sebebi, Joker’in bu seri katillik hikayesinin benim gözümde onun kadar gerçeğe yakın olması. Ha bir de şu, gözü dönmüş şizofren bir katilin insanları bu iyi buna dokunmayayım bu fena öldüreyim diye ayırmayacağını düşünüyorum. Ve hatta ilk başta öldürmesi gerekenin hayalindeki sevgilisi olduğunu düşünüyorum. O kadar yarattıysa beyninde bunu hayal kırıklığı ile yapacaktır diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, Joker’e travmalarla dolu acı bir hayat vermek sonradan onun dönüşeceği kişiyi onaylamamızı sağlıyor. Ama atlanan bir şey var; insanlar Joker’i acımadan ve zekasıyla sevmişti yaptıklarına rağmen. Ve hatta Batman’in karşısında, Batman’den daha çok sevenler bile olmuştu. Bir kötü karakterle empatiyi hastalık üzerinden sağlamanın ancak onu gözden düşürmek için olabileceğini düşünüyorum. Durum böyleyken de onu sevenler çıkınca da şu soruyu düşündüm. Bu bir Joker’in geçmişi filmiyse, ve o geçmiş bir daha yazılamayacaksa, belki bir daha 10 sene sonra çekilecek Batman filminde yine Joker olacaksa, o zaman o Batman’e ne olacak??

Not: Görsele seçtiğim resim Öldüren Şaka isimli Batman çizgi romanından. Filmin bir yerinde psikologla konuşan Joker’in aklına bir fıkra geliyordu. Psikolog sorduğunda ise anlamazsın diyordu. Bence çok önemli bir sahneydi. Çünkü vakti zamanında, bir gelecekte ya da sadece bir çizgi romanda Batman bunu anlamıştı. Karşısında olan Batman anlamıştı. Joker ona anlamazsın dememişti.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.