The Tunnel Movie (2011)

Since when does a decent journalist
use YouTube as research?


2007 yılında hükümetin aldığı bir kararla Sidney metrosunun altında İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma tünellerin içindeki suyun arıtılarak kullanılması tasarısı gündeme gelir. Aradan geçen zamanla ve çıkan bir takım dedikodularla bu tasarı rafa kaldırılır. 2008 yılında haber spikeri olan Natasha Warner, 3 kişilik ekibiyle olayı araştırmak üzere ve izin alamadıkları için de gizlice tünellere iner. Uzun süre evsizlerin barınak olarak kullandığı tekinsiz mekanlarda onları bir takım süprizler beklemektedir.

Blair Witch’le başlayan mocumentary filmlerine bir yenisi daha eklendi. Hatta bunda bir adım ileriye götürmüşler, dağıtımını direk internet yoluyla yapmışlar. Yazımın sonunda vereceğim linkten yasal olarak indirip izleyebiliyorsunuz.

O dehlizleri ve elden bir türlü bırakılmayan kameraların ne kadar gerçeklik hissi verdiği tartışılır yani canınız pahasına çekim yapmaya devam etme olayı gerçek hayatta saçma da filmler vasıtasıyla alıştırıldık. E ben de etkilenen birisiyim böyle izlediklerimden, benzer durumda kalsam demek ben de bırakmayacağım kamerayı.

Aklıma hemen bir senaryo geldi ki aslında yaza girdiğimizden beri aklımda olan bir şey. Şimdi efendim, benim bahçede bir odunluğum var, yarısı da depo. Böyle upuzun tünel gibi, tünelin sonunda da kullanmadığım eşyalar duruyor. O kullanmadıklarımın arasında bir de vantilatör var, kışın oraya kaldırmıştım.

Ben iki kere giyindim kuşandım, kollarımı, kulaklarımı kapattım ama her yer örümcek ağı ve neredeyse üç parmağım kadarlar. Yarıya kadar gidebiliyorum, yüzüm gözüm ağ ve böcek içinde kalıyor o yarıda bir barikat ve üzerine dökülmüş odunlarla ve daha büyük çok bacaklılarla (kırkayak, çiyan gibi) karşılaşınca üzerime vura vura ve bağıra bağıra geri koşuyorum. İki denememden sonra vazgeçtim ve yeni vantilatör aldım.

Şimdi bunu niye anlattım, ben ki özellikle böcekler konusunda oldukça cesurumdur (bkz. The Thing), izin veririm üzerimde yürümelerine falan ama bu dayanılcak gibi değil. Yani ben de boynuma el kamerası bağlayıp girsem oraya ve iki saat dursam bir de kedimi, köpeğimi, kirpimi, yarasamı falan da alsam yanıma, gece görüşünü bunların gözüne tutsam falan olur işte korku filmi. Komiklik yapmıyorum, filmi izlerken hep bunu düşündüm nasıl çekerim diye. Bir de kamerayı boyuna değil de arkada bir yere bağlama gerekliliğini.

İşin aslı mağara ve kayalarda çok gezdim, babamın işi dolayısıyla. Ve o kuytu yerlerin aslında milyonlarca böceğe ev sahipliği yaptığını söylemek istiyorum. Yani gözümüz görmeden ellerimizle ilerlediğimiz yerlerde, elimizi değdirdiğimiz yerdeki çatır çutur sesler hep o böcek ezilme sesleriydi. Düşünmeden ilerlemek gerektiğini orada öğrendim yoksa çıkamazsınız o mağaralardan. Ve bunun gerçek korku yarattığını da biliyorum, gülerce uykunuz kaçıyor falan.

Sen 70 yıllık kullanılmayan tünellere gireceksin de tek korktuğun ne idüğü belirsiz bir yaratık olacak.

Benim film projem bir yana, mocumentaryler de bir yana, bu tip filmlerden en beğendiğim The Descent’tir.

The Tunnel‘i indirip izlemek için bkz: http://vodo.net/thetunnel

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.