The Secret World of Arrietty (2010)

My heart is strong now

because you’re in it.


Stüdyo Ghibli 80’lerden beri animasyon yapıyor. Benim onlarla tanışmam Paris’te oldu. Her yerde Princess Mononoke’nin afişini görmüştüm ve ne ki diyerek İstanbul’a dönünce filmi bulmuştum. Tabi sonra devamı geldi, kaç film yapmışlarsa hepsini izledim. Kurucusu Hayao Miyazaki ile böylece tanışmış oldum ve özellikle onun çektiği filmleri kaçırmamaya çalıştım. 2003 yılında Sprited Away ile En İyi Animasyon Filmi Oscarı aldıklarında çok sevinmiştim çünkü Sprited Away’in alışılagelmiş animasyonlardan farklı bir konusu vardı, bir kere çok karanlıktı.

Stüdyo Ghibli yapımı son izlediğim film Ponyo on the Cliff olmuştu ve hatta kedimi o karakterin ardından adlandırmıştım.

Bana sorsalar bir sıralama yap deseler sanırım Sprited Away bir numaram olurdu, sonra Princess Mononoke gelirdi, sonra Howl’s Moving Castle ve Grave of the Fireflies. Ponyo,  Totoro ve Arrietty’i de ayrı bir kategoriye koyup daha çocuklar için diye değerlendirirdim.

Arrietty, annesi ve babası bir evin altında yaşayan, boyları 10 santimi geçmeyen “borrower”lardır. Bu ismi almalarının sebebi sadece ihtiyaçları kadarını yaşadıkları evden ödünç almalarıdır yoksa onlar hırsız değildir (Hem habersiz alıp hem geri vermemeleri pek ödünç almaya girmiyor ama olsun).  Arrietty’nin dikkatsizliği sonucu eve yeni gelen çocuk (human-bean) onu farkedecek ve böylece hayatları tehlikeye girecektir. Çocuk kötü olduğu için değil, sadece kuşaklar boyunca alışılagelmiş olduğu üzere ne zaman bir insan onları görse bu iyi olmamaktadır.

Arrietty’nin dünyası çok güzel, öyle yaprakların ve çiçeklerin arasında bizim küçük halimiz gibi yaşıyor. Bu konu tabiki yeni değil. Parmak Çocuk’tan tutun da Alis Harikalar Diyarında’ya ve Güliver’in Seyahati’ne kadar pek çok hikayeden aşina olduğumuz bir konu. Mary Norton’un The Borrowers isimli çocuk kitabının uyarlaması. Kendisi bu kitabı 1952 yılında yazmış.

Konu bana tanıdık geldiği için sıralamamda sonlara attım. Çünkü Ghibli’den bana yeni bir bakış açısı kazandırmasını bekliyorum hep. Velhasıl tek kazandığım yere düşürdüğüm küp şekeri artık çöpe atmamam, küçüğüm karıncalar için bahçeye bırakmam gerektiği oldu.

Ha bir şey daha var, belki bu söyleyeceğim çok alakasız olacak ama Twilight Saga: Eclipse ve Breaking Down ile çokça benzer sahne yakaladım. Arriety’nin insan çocukla konuşmaları Bella ve Edward konuşurken ne hissediyorsam onu hissettirdi. Belki şöyle söylesem daha uygun olacak, Twilight’ın ilk bölümünün başarısı ardından yönetmen değişikliğine gidilerek, ne çeksek nasıl olsa izleyecek millet diye tempoyu bir hayli düşürdüler hani ve böylece bir uzaklaşma yarattılar karakterlerden belki bir durağanlık buna sebep oldu işte aynı şeyi bu filmde de hissettim, aynı durağanlıkla. Yani bir çizgi filmde bilinçli olarak yaratılmış duygusuzluk Twilight’ın devam filmlerinde istemsizce sağlanmış gibi geldi.

Arrietty’yi Ponyo’nun izinden gitmiş bulmamın yanında  daha çok çocuklara hitab eder buldum.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.