This Must Be the Place (2011)

There are many ways of dying, the worst of them, is to continue living.


Eski bir rock star olan Cheyenne karısıyla birlikte Dublin’de yaşamaktadır. Mutlu bir evliliği olan Cheyenne, yıllardır görüşmediği babasının ölümü üzerine/sonrasında Amerika’ya gider ve yahudi babasının bütün hayatını eski bir SS subayını aramakla geçirdiğini öğrenir, bu görevi devralır.

Cheyenne makyajı ve saçının şekliyle The Cure’un solisti Robert Smith’e benziyor. Yürüyüşü ve konuşması ise biraz Ozzy Osbourne’u hatırlatıyor. Az da olsa Edward Scissorhands’i de anımsattı.

Film boyunca hiç acele etmeden attığı adımlarla, donuk duruşuyla, ağır konuşmasıyla direk zihinlere yerleşiyor. Başta beni rahatsız eden bu ağır tavırlar bir süre sonra olanı biteni anlamamı sağladı. Aslında Cheyenne’in ağzından bir fazla kelime çıkmadığı gibi attığı her adımı da düşünüyormuş. Az ama öz konuşmasıyla yol boyunca karşılaştığı insanlara söyleyecek bir şeyleri varmış.

Güzel bir yol filmi, yol filmlerinde yola çıkan insanın bir şeyler öğrenmesi ve kendini geliştirmesi durumu söz konusudur, bu Cheyenne için de geçerli. Söz konusu yaşını almış bir rock star olunca öyle filozof gibi geziniyor ama sonunda küçük de olsa onun hayatına da değişiklik getiriyor ve belki içsel yolculuğunu tamamlamış oluyor.

Sean Penn’in performansı müthiş, bazı görüntüler fotoğraf gibi, ama film ağır ilerliyor, festival filmi tadında. Filmin özünü oluşturan müzik de en az sinematografisi kadar güzel.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.