Café de Flore (2011)

How does it help us to know our past lives,

if they really exist?

Jean-Marc Vallée’nin yazıp yönettiği Café De Flore iki ayrı zamanda geçen  iki ayrı hikayeyi müziğin yardımıyla  birleştirerek tek bir hikaye yapmayı başarmış bir film.

Birinci hikaye 1960’ların sonunda Paris’te geçiyor. Down Sendromlu bir çocuk doğuran Jacqueline (Vanesa Paradis), kocasının onu terk etmesinin ardından oğlu Laurent’i  tek başına büyük bir özveriyle ve sevgiyle büyütmeye başlar.

İkinci hikaye günümüzde Montreal’de geçiyor. Antoine (Kevin Parent) çocukluk aşkı Carole ile evlenip iki çocuk yaptıktan sonra hayatının aşkına rastlamış ve karısından ayrılmıştır. İyi bir DJ olan Antoine, bu ayrılıktan sonra toparlanamayan ve sürekli kabuslar gören karısı için üzülmektedir.

Filmin ilk yarısında iki hikaye arasında kurulabilecek tek bağlantı, 7 yaşındaki Down’lı Laurent ile Antoine’in aynı şarkıyı ‘Café De Flore’ sevmeleridir. Filmin sonuna doğru olan biten açıklanacak ve tüm taşlar yerine oturacaktır.

Filmin merkezinde müziğin olması ve bu işin bilerek yapılması birçok izleyiciyi mutlu edecektir. Daha ilk sahnede Clare Torry’nin çığlığını duyunca bir doğruldum ve ne oluyor dedim. Şaşırtmadı beni, Vallée için müzik nasıl önemliyse bunu filme de yansıtmış. Yani hayatını müzikle belirleyen insanlardan söz ediliyor burada, bir çoğumuzda olduğu gibi, bu konuda oldukça başarılı olmuş. Film müzikleri Pink Floyd, The Cure, Nine Inch Nails ve Sigur Ros’u içeriyor. Nostaljik gelebilecek müzikler, müzik severleri  fazlasıyla memnun edecektir. Bir de Kevin Parent ve Vanessa Paradis’in de müzik kariyerleri olduğu düşünülünce film için doğru seçimler olmuş.

Filmin geneli bir rüya havasında geçiyor. Dönem dönem dahil olduğumuz Carole’un rüyaları bir sure sonra gerçeklik haline geliyor. Belki şöyle söylemek daha doğru olacak, Carole’un gerçekliği bir yerlerde yaşıyor.

Ruh ikizi.. Ruh eşi..

İkisi farklı şeyler. Kime sorsan hayatındaki insanın ruh eşi olduğunu söyleyecektir; tersini söylemek ilişkiye hakaretmişcesine. Ruh eşini gördüğünüzde içinizden bir yerden gelen şu sesi duyarsınız “bu o.” Bunu da öyle her dakka duyar hale gelirseniz olmaz tabi ki. Ruh ikizinde ise bunlar bağlı ruhlar olup bir hayatta anneniz diğer hayatta çocuğunuz gibi yer değiştirmek suretiyle hep yakınınızda kalırlar.

Antoine 20 senedir birlikte olduğu çocukluk aşkını bulduğunda onu ruh eşi sanmış. Ve hiç ayrılmayacaklarına birbirlerine söz vermişler. Lakin, fonda Café De Floré çalarken bir partide Rose’yi gördüğünde birbirleri için yaratıldıklarını anlamış.

Bir insanın iki tane ruh eşi olabilir mi? Olamaz tabi ki, şayet iki kişiye de hissedilen bağlar çok güçlüyse biri eş biri ikizdir. Ve ilginç olan şudur, ruh ikizleri anlamaları gereken şey her ne ise anlayana kadar sürekli gelir giderler. Onların anlaşmaları işte budur. Ve bu yüzden oyundaki rolleri hiç bitmez.

Not: Vanessa Paradis’nin oyunculuğu gerçekten iyiydi neredeyse tanıyamayacaktım. Ve oğlu rolündeki Marin Gerrier de tabi ki.

Not 2: Belki iki kere izlemek gerekebilir.

2 thoughts on “Café de Flore (2011)

  1. selin

    çok çok güzel bir film

  2. […] yönetmeni Jean-Marc Vallée’yi ise Café de Flore gibi güzel bir filmle tanıyıp sevmiştim. Daha sonra çektiği Dallas Buyers Club’ı da […]

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.