The Skin I Live In (2011)

Kafam çok karışık Almodóvar, gene yapmışsın yapacağını. Hayır anlatamam da The Skin I Live In‘i şimdi, izlenmesi gereken bir film çünkü. Temalara değinebilirim belki, bunlar benim de bildiğim konular çünkü.
Transplantasyon yani organ nakli, bu bir başkasından alınarak da yapılabilir, kendi vücudunuzun bir bölümü alınarak da olabilir.

Artificial Skin yani yapay deri, labaratuvada kendi dokunuz çoğaltılarak elde ediliyor. Bunun keşfi yanlış hatırlamıyorsam 90lı yıllardan kalma, haberlerde izlemiştim o yıllarda, 2000li yıllarda da İngiltere’de ordunun elindeydi sadece büyük kazalarda ordu içinde kullanabiliyordu. İcat bir devrim niteliğinde olsa da pek yayılmasına izin verilmemişti.

Mad Scientist yani çılgın bilim adamı bunlar her türlü teknolojiyi kendi çıkarları doğrultusunda kullanırlar, genelde altında bir sahip olma duygusu yatar amaçlarının.

Body yani vücut, zaman zaman ruhumuza ağır gelen, içimiz gibi kolay değiştiremediğimiz, en sonunda kabul etmek zorunda kaldığımız, en çok yerden yere vurduğumuz, gerekirse vazgeçtiğimizdir.

Evet insan vücudundan vazgeçmeyi göze alabilir, ama ruhundan asla. Öldürmeye bile kalksa kendini, o öldürdüğü hep dışıdır böyle düşünür. Beyin işte. Bir de geçmiş deneyimlerimiz sonucu belirlenen güzel ve doğru anımsamalarımız sonucu belirlediğimiz uygundur değerlerine göre bakarız diğer vücutlara. Normal olmayan herşey bizi geri iter. Normal olmayan herşey bizi uzaklaştırır. Bize benzemeyeni kabul etmek bir o kadar güç olur.

Film şunu anlatıyor, bir doktorun tıbbı kendi çıkarı doğrultusunda kullanması. Ama dozaj o kadar güzel ayarlanmış ki, seyirciyi bu durum rahatsız etmiyor aksine daha diye bekliyorsun. Labaratuvarda suni deri üretimi, çılgın doktor, bir kadın ve intikam. Birleştirin işte.

Peki asıl ben ne anlatıyorum, yüzü olmayan bir kadınla karşılaştığımda bana korkma canım dediğinde o sesi o yüze oturtturamadığımda yaşadığım bocalamayı hatırlıyorum. Hayır hiç korkmadım, hiç bir zaman korkmam sadece bir yüz görmeye şartlanmış olduğumu farkettiğim bir yaştı bu çocukluğumda. O gün orada normal ne diye çok düşündüm ve bunun bize öğretildiğine karar verdim. Bu da nasıl oluyor biliyor musunuz, başkalarının verdiği tepkilerle, çoğu ailenizden gelen erken dönem ilk tepkiler oluyor. Örnek vermem gerekirse, bir gün çalıştığım yerde iki kişiydik odada, diğer arkadaşım sandalyenin üstüne çıktı ve benim ayağımı göstererek bağırmaya başladı, ben sadece yüzüne baktım. Olay bittikten sonra ayağımın üzerinden bir fare geçtiğini ve benim niye bakmadığımı sordu ben de cevap olarak o yüzündeki korkuyla neye baksam bende kabusa dönüşeceğini söyledim. Bir de o güne kadar hiç öyle fare (hamster hariç demek bu) görmemiştim. Sonra şimdi bahçemde bulduğum farelere de hiç korkuyla bakmıyorum hatta yeri geliyor kedimin ağzından elimle almak zorunda da kalıyorum.

Diyeceğim odur ki, kendi korkumuz sandığımız şeyleri de aslında bazen başkalarına bakarak oluşturuyoruz, nasıl ki beğenilerimizi de başkalarına bakarak oluşturuyorsak. Çirkinliğin Tarihi diye bir kitap okuyorum, mesela bir kabile için güzellik ölçüsünün en siyah deri ve en yağlı olan olduğunu söylüyor. Bunun gibi işte, toplumlar ve çevre belirliyor, çıkıp orada adamlara sütlü kahve daha güzel olmuyor mu desen hakaretten yamyam olup yiyebilirler bile seni.

İç içe geçmiş hikayeler var filmde bunu da söyliyim olsun bitsin. Almodóvar’a yakışacak cinseten öyle de güzel bağlantılanıyor ki bu hikayeler, şaşırıp kalıyorsun. Acaba mı dediğin anlar bile oluyor. Yani sonuna kadar bir oh çekemiyorsun.

The Skin I Live In, başkasının isteğine göre belirlenemeyecek kadar unique. Böyle olduğunu düşünmek istiyorum. En azından bundan sonra..

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.