Vertigo (1958)

Anima

Madeleine: But only one is a wanderer.

Two together are always going somewhere.

Vertigo ilk on filmim arasına girmeyi başardı, belki de birinci. Niye daha önce izlemedim ki dedim. Bildim hep filmdeki teknikleri ve nelerin öncüsü olduğunu, ama işte o izlemek. Bir gün diye ertelemişim bu filmi de, yazıklar olsun bana. Daha önce izleseydim birşeyler değişir miydi hayatımda? Hayır ömrüm yetecek mi başka kaçırdığım filmlere böyle..

Bilmiyorum.

Sadece bu filmin derin bir analizi hak ettiğini düşünüyorum, naçizane.

Filmin konusundan biraz bahsedeceğim ve sonra bütün özdeşleşme kurallarının tersine çıkıp birşey yapacağım. Filmde özdeşleşilen karakter dışında biriyle özdeşleşeceğim, onun gözünden ne anladığımı anlatacağım. Çünkü bu benim iyi bildiğim birşey. Diğerini herkes yapabilir, yapmıştır, bulunulabilir, okunabilir.

Başlamadan önce Chris Marker’ı da en çok etkileyen film olduğunu belirtmek istiyorum. La Jetée ve Sans Soleil’de göndermeler vardı ve onların temel olduğu diğer filmlerde de. Ve tabi ki sayamadığım başkaları da vardır etkileneneler arasında.

Vertigo bir polisin (Scottie) yaşadığı travmatik bir olay sonrasında psikolojisinin bozulması ile ilişkili. Yüksek bir çatıda asılı kaldığında ve diğer bir polisin oradan düştüğünü gördüğünde kendisinde yükseklik korkusu oluşuyor. Kurtuluyor her ne kadar nasıl kurtulduğunu bilmesekte, (Hitchcock’un derdi bu değil çünkü) ama bu korkusu devam edecek tüm olaylar silsilesinin kilit noktası oluyor.

Bir gün bir arkadaşı ona dedektiflik yaparak karısını (Madeleine) izlemesini teklif ediyor. Bunun altındaki amacın karısının zaman zaman başka biri gibi davranmasından duyduğu endişe olduğunu belirtiyor. Sanki çift kişiliği varmış gibi kadının, ve bu ona zarar verebilirmiş gibi lanse ediyor. Scottie kabul ediyor ve Madeleine’i izlemeye başlıyor.

Tuaf ve yalnız mekanlarda geziyor Madeleine. Bunların hiçbirini sonrasında hatırlamadığını kocasından öğreniyoruz. Bu mekanlar arasında bir müze ve müzede ölmüş bir kadının tablosunun önü (Carlotta Valdes), bir mezar ve mezarda ölmüş bir kadının mezarı (yine Carlotta Valdes), ve bir otel odası (Carlotta’nın eskiden yaşadığı yer) bulunmaktadır.

Scottie Madeleine’i takip ettiği günlerden birinde kendini boğazın sularına attığını görüyor ve kurtarıyor. Bu şekilde tanışıp beraber gezmeye (kaybolmaya) başlıyorlar mekanlarda. Bu arada kocası da durumdan haberdar. Git gide yakınlaşıyorlar, zaten baştan beri aşık olduğunu hissettiğimiz Scottie Madaline’e iyice tutuluyor.

Diğer yandan Scottie’nin bir kız arkadaşı (Midge) daha var, bir dönem birlikte olduğu ve hep ona destek olan bir başka sarışın. O Scottie’nin kendisine olmayan ilgisinin farkında ama kendince çabalamaktan vazgeçmiyor.

Madeleine ve Scottie bir kiliseye gittikleri gün Madeleine bir anda koşarak kuleye çıkıyor ve yükseklik korkusu olan Scottie’nin gayret etmesi ama merdivenleri çıkamamasıyla gözleri önünde kendini aşağıya bırakıyor.

Bu olaydan sonra kısa bir mahkeme görülüyor ve burada yükseklik korkusu olduğu bilindiği için Scottie suçlanarak(!) ceza almadan serbest bırakılıyor. Sonraki sahnelerde Scottie’yi akıl hastanesinde ve sadık arkadaşını da (Midge) yakınında görüyoruz. Artık Scottie’nin kendisini sevmediğini, başkasını sevdiğini idrak etmiş olacak ki doktorları da Madeleine ile ilgili bilgilendirdiğini görüyoruz.

Sonraki zamanlar, Scottie’nin hastaneden çıktığını anladığımız ve Madeleine ile gezdiği ya da onu gördüğü mekanlar içinde kaybolarak her gördüğü sarışını ona benzetmesi şeklinde geçmektedir.

Bir gün gerçekten ona çok benzeyen bir kadın görür ve takip eder. Sadece yüzü Madeleine’e benzeyen Judy’dir bu. Aralarında bir yakınlaşma başlatır Scottie. Kadın her ne kadar başta çekimser kalsa da sonradan kabul eder. Süreç içinde kadının kendine olan öz güvenini yitirişine şahit oluruz. Aslında zamanında Madaline rolünü oynamış Judy olduğunu hissederiz. Scottie onun giyimini, saçının rengini, duruşunu ve hatta topuzuna kadar olan tüm ayrıntıları Madeleine’e ait olanlar gibi yapmaya çalışır. Judy çok aşıktır ve kabul eder. Son olarak Judy’i Madeleine’in öldüğü kuleye götürür ve orada itiraf ettirir kendisine nasıl bir oyun oynandığını. Madeleine’nin kocasının tuttuğu bir kadındır Judy aslında, karısından miras alabilmek için ölmesi gereken Madaline rolünü oynamıştır. Madeleine’in kuleden atladığı gün yukarıda kocasının gerçekte karısını aşağıya atması senaryosuna malzeme olmuştur. Judy bu işten para da kazanmıştır. Sonra da hayatına dönmüştür.

Scottie’nin yukseklik korkusu olduğu bilindiğinden tüm bu senayoda onun yer alması önceden planlanmıştır. Tüm bunlar itiraf edildiği sırada bir karartı gören Judy kendini kuleden aşağıya atar ve arkasından bakakalan Scottie’nin yükseklik korkusu da bu üçüncü travmayla iyileşmiş olur.

Konu anlatmayı oldum olası sevmem, yüzeysel kalıyor, duygu katamıyorsun, neyse o’yu vermeye çalışıyorsun. Kendimizi de böyle anlattığımız zamanlar vardır. Neler yaparsın nelerden hoşlanırsın sorularına verdiğimiz yüzeysel cevaplardaki biz zamanlar gibi. Bu da öyle oldu işte. Peki asıl duygu ve özdeşleşme nerde??

Film boyunca Scottie’yle özdeşleşir seyirci. Hatta Madeleine’e bile onun gözünden bakmayı öğrenir. Bu iş giderek öyle bir hal alır ki, daha önce Madeleine rolünü oynayan Judy bile kendine bir yabancıymış gibi bakmaya başlar. O da Scottie gözünden bakmaya başlar. Bu durum Lacan’ın Ayna Evresinde anlattığı durumdur aslında. Kısaca özetlemem gerekirse, bir çocuk ilk kez kendisini aynada gördüğünde, kendi yansımasını tam ve bütün olarak algılar, kendi değilmiş gibi. Hatta Lacan’ın bu teorisinin bir ucu, izleyicinin sinemada gördüğü karakteri tam ve bütün olarak görmesinin bu ayna evresinden kalma olduğuna kadar giden özdeşleşme kuralları dahilindedir.

Nitekim, kendisi olduğunu bildiği halde Judy Madeleine’yi tam ve bütün olarak görmeye başlıyor. Ve başta dirense de o olmaya çalışıyor. Burada işte ben devreye giriyorum. Judy neden buna izin veriyor ve bu neden Scottie’nin bakış açısıyla bize veriliyor?

Madeleine ölmeden önce Scottie’yle yakınlaştıklarını biliyoruz. Öpüşüyorlar. 50ler böyleydi, ben bayılıyorum aşkın gözünün hiçbirşey görmemesine. Öyle toplum ne der, kocam ne der, hiç yok o yıllarda. Aslında kadına toplumdaki yerinin filmler vasıtasıyla hatırlatıldığı yıllar olmasına rağmen, aşkı bağlamıyor. Ya da, sonda ölecekse kadın istediğini yapabilir daha mı doğru? Ya da o Madeleine değil zaten, Judy onun rolünü oynuyor, film bitince nasıl olsa anlayacak seyirci aşık olanın bekar olduğunu mu demek?

E hiç görmedik bilmedik ki gerçek Madeleine kim? Bana sorsa o girdiği rolde kaldı. Scottie da buna inanmış, zaten son ana kadar o Madeleine’e aşık olduğunu biliyoruz. Evli ya da değil farketmiyor Scottie için.

İşte öyle yıllar bunlar, bir de canım Kim Novak. Dünyalar güzeli, asi ve güçlü. Hep de öyleydi aslında da kaderi o yıllarda bu toplumdaki rolü hatırlatılan filmlerdeki kadınlardan olması ve sonucunda hep ya sonda ya filmin ortalarında karakterinden çokça ödün verir hale gelmesi. (Bir filmini uzunca incelemiştim aynı yıl çekilen ve 50’lere genellemiştim o yüzden çok net çıkarımlar yapabiliyorum.)

Evet, karakterinden ödün veriyor Judy. Daha ölmeden önce (Madeleine iken)  Scottie’ye mesaj verir gibi konuşmaları var.

Madeleine: You believe I love you?

Scottie: Yes.

Madeleine:And if you lose me, then you’ll know……I loved you and wanted to go on loving you.

Bunu söylüyor, aşık oluyor çünkü. Ve Scottie onu tekrar bulduğunda (bulursa Judy olarak), yine sevsin istiyor. Ama Scottie bir hayalin peşinde. Ne yapsa inandıramıyor. Bu korkutuyor işte onu.

Şu bir gerçek ki, birinin hayaliyle yarışılamaz evet doğru, ama insan kendi kendisiyle hiç yarışamaz. Bu çok tehlikeli. Judy açısından bakınca, herşeyi kabul ediyor evet tamam ama kendini tanıyamaz hale de geliyor sonunda. O benim dese de faketmiyor. Scottie çünkü yarattığı birşeyi sevmeye çoktan geçmiş. Artık karşısında kim olsa gözü görmeyecek. Judy kendinden şüphe ederek kendini bırakıyor boşluğa. Madeleine gibi, daha önce ölen Madeleine gibi.. Ya da, belki de hiç varolmamış Madeleine gibi..

Ölmek zorundaydı, evet ölmek zorundaydı. Bu iş bu hali aldıktan sonra pek sağlıklı olmaz karşıdaki insan. Sadece mutsuzluk verebilir çevresindekilere. Ne istediğini, kim olduğunu bulması uzun sürebileceği gibi çok da güçlü olması gerekir hayatta kalabilmesi için. İçinden ruhu çıkarılmış, ya da sahte bir bedenle yaşıyormuş kadar bir güvensizlikten söz ediyorum burada. Madeleine’i korkutan onu da korkutuyor. O yüzden o kuleden atlaması gerekiyor sonda. Çünkü yaratılmış kişiliklerle yaşamak zordur. Birinin hayalindeki olduğunu bilip olmadığını anlamakla her seferinde yüzleşmek çok acıtır.

Ve Scottie, o ne yapar?

Günün sonunda tek iyi yan onun o hastalığının iyileşmesi olmuştur. Ama o da bir daha aşık olabilir mi bilinmez. Belki ölüm korkusu, vertigo, hayalindeki sevgili birbirine bağlantılı olduğu için Judy’nin ölümü onu hayata tekar geri döndürebilir, belki. Yani gerçekten öldürmek gerekir böyle bir durumda kalındığında.

Ve Midge, görünmeyen Midge.

Bu bazılarının kaderidir hayatta, çabuk kabule geçebilirler. Çok çabalarsa elde edebilir Midge Scottie’yi belki. Öyle de olması gerekir. Çünkü huzur o taraftadır. 50lerin tersine mesajı gibidir Midge, sonunda aslında Scottie ona kalır. (Hitchcock’un derdi bu da değil aslında)

Hitchcock’un derdi ne?

Karısını öldüren kocayı da bilmiyoruz ne oldu, derdi o da değil biliyorum. Ne peki?

Hitchcock’un derdi yarattığı dünyanın içine çekebilmek seyirciyi. Bunu yapmak için değişik kamera hareketleri, zoomlar, effektler ekleyerek o yıllarda yapılabilenin üstüne çıkabilmek. Ve bir de her ayrıntıyı düşünmek.

Film çekme sürecinde sıkıldığını çünkü filmi çekmeye başlamadan önce kafasında sahne sahne çekip bitirdiğini okumuştum bir yerde yıllar once. Bitirmiş, eksiksiz, kusursuz, olması gerektiği gibi. Özellikle de sonu.

Bayıldım:

Madeleine’in o çift kişilik olayına. Bu dünyada öyle hayalde gibi dolaşmasına, sonra Scottie’yle iki kişi olup öylece dolaşmalarına. Orada kalabilirdi film, öylece yarattıkları dünyada.

Hayır rüyada olabilir böyle şeyler de bu dünyada, tam benlik oldu bunu görmek ve düşünmek.

İstedim:

Scottie’nin Madeleine’e benzemeye başlaması, onunla birlikte sokaklarda kaybolması, onunla o kadar ilgilenmesi. Delireyim de biri de benle bu kadar uğraşsın dememe sebep oldu.

Etkilendim:

Zamanın düz bir çizgi olmadığı teorim, beni de etkileyen sevgilim Chris Marker’ı da etkileyen bir sahnede bu replikle netleşiyor.

“Somewhere in here I was born……and there I died. It was only a moment for you. You took no notice.”

Anladım:

Korkular yenilebiliyormuş aynı şeylerle yüzleşince. Belki ben de bir gün kaza yapmayı deneyerek araba kullanabilirim dedirtti bana. Daha çok yüzleşmek lazım, kaçmamak lazım.

One thought on “Vertigo (1958)

  1. Leman

    Merhaba, anlatim tarziniz cok guzeldi hic sikilmadim. aklimdan gecipte dile getiremedigim dusuncelerimi yazmissiniz sanki

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.