Ripple Effect (2007)

Zero-Sum

Philiph: Because I…

I didn’t want you to think I blamed you.

I didn’t want you to think that I was upset or that I…

Biz kendimizi suçlamayalım da karşımızdaki kendini suçlasın rahat edelim filmi.

Forest Whitaker 15 sene once bir tafik kazası geçiriyor ve felçli kalıyor. Ona çarpan adam hayatı boyunca vicdan azabı çekiyor ve hayatı düzgün gitmiyor. Buna inanmış çünkü. Daha iyi bir insan olmaya. Öyle de oluyor, geçmişinde bu yüzleşemediği olay hariç.

Her şeyin ters gittiği bir anda yüzleştiğinde Forest da ona “I did it” diyor. Buraya kadar güzel. Fakat filmin sonunda çıkan ve aslında Forest’ın kötü bir şey yapmak üzereyken ona engel olduğunu anladığımız kazadaki anlama bence anlama değil sadece kendini suçlanmadan kurtarma.

Kendimiz kötü birşeye sebep olmadık diye affedemeyiz karşımızdakini. Bu onu daha çok suçlamak olur. Ya da kendi kendini daha çok suçlamasına sebep olur. Sadece bizim tarafımızdan bakınca yön değiştirmeye yarar. Bu onu iyi görmeye, ama önce kendimizi düşündüğümüze delalet eder, başka birşeye değil. Oysa kendimizi düşünmeden, çok kötü olduğunu düşündüğümüz birşey yaşadığımızda, zarar görmüş olsak da affedebilmek diye birşey de vardır. Bu zor olandır. Bunu yapamıyor işte Forest.

O gün o kaza olduğunda kendini aldattığını bildiği karısını vuracakmış, bu kaza ona engel olmuş. Bu zamana gelince karısının onu hergün aldatmasına izin veriyor. Öylece anladığını, olduğu gibi kabul etmekle çözdüğünü sanıyor.

Bullshit!

Tek doğru anladığı herşeyi onun yarattığı olmuş.

Filmin sonunda evreni biz yaratıyoruz, yarattığımızı yaşıyoruz gibi çıkarımlar da var ama dedim ya bu düşünceyle bende bir yere oturmuyor bunlar.

Yıllar once Signs’ı izlediğimde bir sahneden çok etkilenmiştim. Hani Mel Gibson’ın Night Shayamalan’ı arayıp konuşmaması ama Mel Gibson’ın da direk onun evine gitmesi, orada arabada yaptıkları konuşma sahnesi.

Orada Night birkaç cümle ediyordu ve bu cümlelerden şu çıkıyordu. 6 aydır telefonun yanında oturup Mel Gibson’ın numarasına baktığı ve arayamadığı. Bunu şöyle söylüyordu:

Rev. Graham Hess: What happened?

Ray Reddy: I wrote your number down to call you. It’s been sitting next to the phone for 6 months. When I knew it was inside the house… I couldn’t think of any other number to call. I panicked.

And it had to be at that right moment…  that 10, 15 seconds when I passed her walking. It was like it was meant to be.

Burada atlanan Mel’in de o telefonu bekleyen kişi olduğudur. O da ses çıkmayınca direk Night’ın evine gidiyor.

Sorgulamayı ve anlamayı daha iyi verdiğini düşünüyorum bu filmin. Ripple Effect’ten daha iyi gelmişti bana en azından, daha gerçekti. Karşımızdakine yük bindirerek rahatlamak değil bu çünkü. Cevapları bulup paylaşmamak da değil. İsyan etmek hiç değil. Karşımızdakini de düşünmek, ve onun çekebileceği acıları öngörebilmek. Ve o telefonun başında o kadar zaman oturup kabule geçebilmek..

Not: Ben bazen kızabiliyorum, kızmamam lazım biliyorum, her ne kadar düşük bütçeli filmleri de sevsem, onlara üvey evlat muamelesi yapmasam da, bu yanlış anlama kısmı beni etkileyebiliyor. Ben çok mu doğru anlıyorum, hayır henüz değil. Ama kendimi kurtardım bak oh diye cevapları bulmuş olmayı reddediyorum. Kötü de olsa bunu ben yaptım, ben yarattımın arkasında durabilmeyi gerçekten anlamaktan sayıyorum.

Kişisel Not: Filmin en güzel yeri  çok sevdiğim Minnie Driver‘ın Burnt By The Sun’ı  söylemesiydi. Ben bir yazıma Ripple Effect ismini verdikten sonra televizyonu açtığımda bu şarkı sahnesini görmüştüm birkaç hafta önce. Ne ki bu film dediğimde Ripple Effect olduğunu öğrenmiştim. Bir gün izleyeceğim diye kenara ayırdığım filmlerdendi. Bugünmüş o gün. Yalnız şarkının internette olmaması çok acı, Minnie Driver’ın Seastories albümünde bonus track olarak yer alıyor. Haliyle o bonus bana çıkmadı. Bir gün bulabilirsem buraya ekleyeceğim.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.